Bugun...


Seyyit Nezir

facebook-paylas
Vatan: Birikmiş Emek
Tarih: 28-07-2018 15:55:00 Güncelleme: 28-07-2018 15:55:00


 Emek; Aristo’dan beri, doğadaki nesneleri çalışma sürecinde değiştiren olgu olarak tanımlanır. Hayvan, doğadan topladığını tüketerek dönüştürür. İnsanı hayvandan ona geri dönmemek üzere ayıran olgu emektir; emek, doğayı üreterek dönüştürür. Bu üreterek dönüştürme işlemi elbette tüketmeyi de kapsar, ama buradaki tüketim, doğanın işleyişinden çok ayrı, içgüdüsel zorunlukların çok ötesinde, çalışma sürecinde tasarlanmış bir olgudur. Tüketim ve üretim olguları insan doğasını da kapsar. İnsan, doğayı emeğiyle sürekli tüketip yeniden üretirken, yalnızca doğadaki her şeyi değiştirmekle kalmaz, kendini de oluşturur, tüketir, üretir, bozar, yeniler, aşar. İşte bu nedenle, insana özne oluş niteliğini veren olgu emektir. Engels, önce emek vardı! der...

BİRİKMİŞ EMEK - CANLI EMEK

İnsanın doğada üretip tüketmediği, yani geleceğe taşıdığı irili ufaklı, maddi manevi her nesne, her varlık, birikmiş emeği yansıtır. Böylece insan, çalışma sürecinde, canlı emeğiyle yalnızca o anki doğayı ve kendini üretmiş olmaz, geleceği için ve gelecek kuşaklar için de yarınki doğayı ve yarınki insanı üreterek birikmiş emeğe dönüştürmüş olur. Bu bağlamda, birikmiş emek, insanın varoluş gerçeğinin düşünsel ve nesnel tarih olarak tanımını verir. Ormanlar, ırmaklar, dağlar, ovalar ve denizler tarih boyunca kendilerini benimseyip koruduğumuz, işlediğimiz, yaşamımıza kattığımız ölçüde bizim olur, emeğimizle bozulur, biçimlenir, güzelleşir ya da çirkinleşir, tarihimiz olur, bize yön verir. Başka deyişle tarih, yazıya geçmiş olay, anı, belge, bilgi ve anlatılar toplamı değildir yalnızca; ondan da çok insanlığın nesnel ve manevi edimler ve birikimler bütünüdür.

Bilim, felsefe ve sanata, kullandığımız araçlara, dile gerçek ve yanılsamalarla biriken her türlü olgu, insanın tarihi olmakla kalmaz, onu bilinçli ya da bilinçsiz olarak yönlendirir, eğitir, insanın öznelik niteliğini yaratır. İnsan, böylece bir yandan verili koşullarla oluşturulur, öte yandan ama aynı süreçte o koşulları değiştirir, yani tarih tarafından yaratılırken aynı zamanda tarihi de yapar. İnsanın kendi için ve tarih için özne oluş gerçeği bu süreçte anlam kazanır. Aydına ve sanatçıya duyulan saygı, birikmiş emeği kendi yaratma sürecinde billurlaştıran canlı kişiler oluşlarının sonucudur.

Birikmiş emek toplamı bütün aşama ve ilişkiler silsilesiyle bugünkü insanda yumaklaşır, canlı emekte yer alır. Canlı emek, toplumun her kesiminde az ya da çok, iyi ya da kötü biçimleriyle, tüketici ve üretici yönelimleri, dönüştürücü yeteneğiyle ortaya çıkar, tasarım, edim ve işlerde somutlaşır.

MARX’IN ÖĞRETTİĞİ

Biz bunları Marx’tan öğrendik. Ne ki Marx; Adam Smith’ten Ulusların Zenginliği’ni yaratan şeyin emek olduğunu, Ricardo’dan emek ve değerin diyalektiğini henüz öğrenme ve tarihin en büyük keşfi olan artıkdeğer kuramını yaşama geçirme sürecindeyken, bilincinde bir sapma oluşur: pratiğin öne çıktığı 1848 Devrimi’nin sıcak günlerinde politik bir vargıyla, “İşçilerin vatanı yoktur, zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyleri yoktur, bütün ülkelerin işçileri birleşiniz!” der. Oysa emekçi bireysel işgücünün ve emekle yaratılmış ürünlerin nasıl gerçek sahibiyse, emekçi halk da ülkenin bütün değerlerinin asıl sahibidir –Patronlar içinse her türlü birikmiş emek toplamı elbette sermayenin unsurudur. Bu nedenle, her türlü iktidar savaşının aynı zamanda vatan savaşı olma özelliği vardır–. Marx’ın saptaması, gerçekliğin süreç olarak gözden kaçırıldığı durumda, olguyu eksik tanımlamaya yönelik bir saptırma olarak kalıyor; devrimci eyleme kılavuz oluşturma yetisi zayıflıyor...

Nitekim Lenin’le birlikte öğrendik ki, devrimci kuram olmadan devrimci eylem olmaz! Tarih, bir bilgi süreci olarak eylemde doğrulanıp edinilmeyi, kuramda tasarlanıp oluşturulmayı sonsuzluğa yönelik bir akış içinde, eksik olandan tama doğru gerçekleştirme çabasıdır.

“İşçilerin vatanı yoktur” sözü, emek süreçlerinin evrensel insanlığa ve programa geçtiği son aşamada doğrulanabilir; oysa emperyalist aşamada, yalnızca, insanın kendisine şu an Dünya dışında herhangi bir gezegende yaşam arayışı kadar anlam taşır. Nitekim Marx, işçilerin savaşımını “vatan” kavramına sıkıştıran kimi darkafalı eğilimleri eleştirirken, Paris Komünü proletaryasının devrimci ruhunda göğü fethe çıkma ülküselliği görür. Aynı yıllarda, “emekçi ulus” kavramını türeterek, tekelci kapitalizm tarafından vatanına bir bütün olarak el koyulan Çin, Hindistan gibi ülkelerin halklarını emperyalizmin burjuva uluslarının karşısında proleter uluslar olarak tanımlar. Nitekim kapitalizmin emperyalizm aşamasında emeğin savaşımı XX. yy’a sosyalizmin yanı sıra vatan ve ulusal kurtuluş şiarlarıyla damgasını vurmuştur.


YA BAĞIMSIZLIK YA ÖLÜM

Marx, ekonomi politik üzerine çalışmalarını Grundrisse, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Kapital, Artıdeğer Teorileri yapıtlarıyla sürdürürken insanlığın bütün birikimini emek süreçlerine dayalı olarak tanımladığında bizi şu gerçeğe taşır: Vatan emektir, birikmiş emektir! Geçmişten geleceğe uzanan bu devasa emek toplamı, ulusal varlıkta ve zenginlikte somutlaşır. İşçi, nasıl ki işgücünün karşılığı için verdiği savaşta, son erimde toplam emeğini kapitalist patronların özel mülkü olmaktan çıkarmaya çalışırsa, bütün bir ulus da vatanı emperyalistlerin sömürü kıskacından kurtarmaya ve korumaya çalışır. Nasıl ki canlı emek, birikmiş emeğin hazırladığı koşullar olmaksızın sıfır noktasındadır, yurdunu yitirmiş ulus da aynı durumda, üstelik daha da geri düzeyde, tahtessıfırdadır: Yurdu kazanmak için ölümü göze almak zorundadır. Mustafa Kemal Atatürk’ün vatansız uluslara armağan ettiği, “Ya bağımsızlık ya ölüm!” şiarının özü budur; “Biz hayatını çalışarak kazanmak zorundaki yoksul bir halkız!” sözü de emperyalizme karşı verdiği vatan savaşının Marx’tan esinli dayanağıdır.

XX. yy’ın son çeyreğinde ve günümüzde emperyalizm ulus devletleri yok etme ve küreselleşme hedefini sermaye ihracından teknoloji ihracına yönelerek gerçekleştiriyor. Tüm dünyada denetimini iletişim teknolojisiyle en uç noktalara taşırken emeği vatansızlaştırma, dahası gitgide dünyasızlaştırma, insanı teknoköleye dönüştürme programını kayıtsız şartsız egemenlikle sonuçlandırmak üzere sürdürülebilir kaos uygulayan emperyalizme karşı ulusal varlığı bütünlüklü olarak koruma ilkesi, dün olduğu kadar bugün de evrensel zorunluluktur. Tarihsel gerçeği güncel uğrakta yineliyoruz: Vatan, birikmiş emektir. Millet, bu birikmiş emeği işleyip geleceğe daha yetkin düzeyde taşıyarak varoluşunu gerçekleştiren canlı emektir.

Türkiye, bir yurt olarak, Dicle’den Sakarya ve Meriç’e, Alpaslan’dan Bedrettin ve Mustafa Kemal’e, Yunus’tan Nâzım’a ve Yaşar Kemal’e bütün bir zaman ve uzamda tarih, bugün ve gelecek doğrultusunda, bu nesnel ve öznel gerçeklerle yapılanmıştır. Emperyalizmin Türkiye üzerindeki hesaplarını bozmak üzere yurdu savunmak, emekçilerin devrim ve iktidar savaşını bu savunma cephesinde yükselecek ittifaklarla geliştirmek, birikmiş emeği kendi yaratma sürecinde billurlaştıran canlı kişilerin en yetkin bileşkesini oluşturmak aydın ve sanatçıların omuzları üzerindedir. Unutmayalım ki, “sanatçı, ışığı alnında ilk duyandır”, kendinden başlayarak bütün toplumu ve yaşamı anbean aydınlatmaya gönüllü bireydir.





FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YUKARI