Bugun...


Seyyit Nezir

facebook-paylas
Biz Hangi Kanonu Uyumsuyoruz
Tarih: 28-07-2018 15:55:00 Güncelleme: 28-07-2018 15:55:00


Küreselleşme ekonomiyle birlikte bütün yaşam alanlarını, bilim, sanat ve felsefeyi paranın eğrilerine tekdüze boyutlarla sığdırma sürecini tamamladığında, onun düşünsel ve sanatsal tuzruhu olarak postmodernizm her türlü kültürel birikim ve ilkeye karşı insanda güvensizlik yaratmayı çöküşe taşıyıp elde son kalan değerleri de dinsel ve etnik safsatayla duman altı edip tüketerek çürüttükten sonra içgüdüsel varlığa geri tıktığı insanları birbirine yedirirken işte olduğu yerde şimdi kendi tükenişine hayıflanıyor: On bin yılı 25 yılda silip bu kadar kısa sürede ölünmez ki...

İnsanlığın bunalıma sürüklendiği dönemlerde kimi düşünür ve sanatçılar çareyi barbar aşısında aramışlar, ilk çağların eşitlikçi duyarlığından medet ummuşlardı. Bugün din ve mezhep kavgaları, etnik düşmanlıklar öylesine azdırıldı ki, kendisine uygarlığın giydirdiği tüm birikim ve yetiyi dijital teknolojinin zoruyla soyunan insanlığa tür olarak küresel çapta yok oluş tehdidi dayatan mafyokrasi, Yeni Ortaçağ’da teknoköle ilişkileri barbarlığın da gerisine taşıdı; şimdi barbar alışkanlık ve gelenekler bile “teknoyüce” ilişkileri çözüp uygarlığın sürekli güç kaybına çare olmaktan uzak kalıyor.

Turgut Uyar, 50 yıl önce “insan çıkmazda” dediği sırada, Amerikan reçetesi din afyonuyla çarpık kapitalizmin mülk çılgınlığına kapılarak ülkeyi talana kalkışanlar ellerini ovuşturuyor, aydın ve sanatçıların kaçışından derin bir memnuniyet duyuyordu. Bu çarpık kapitalizmin getirdiği yeni çatışma biçimlerinden umarı olanlarsa, uygarlığın yönelimi üstüne uzun uzadıya kafa yormak yerine, şairi umut yıkıcılığı yapmakla suçlayarak, sosyalizme iman tazelemekle erişeceklerini düşlüyordu. Bu arada ülkenin aydınlanma değerlerine karşı verilen yıkıcı savaş kimsenin umurunda değildi...

Aydınlanmayla yerleşen çağdaş değerlere şimdilerde kanon diyorlar. Emperyalizmin ılımlı İslâm programı çerçevesinde ülkeyi var olan hukuk ortamının dışına taşıyarak pazarlama tasarımıyla toplumun yazgısına el koyan AKP, onun geçmişi ve bugünüyle yetinmeyip gelecek yıllarını da gasp etmek üzere, iktidarını türlü baskı yöntemiyle pekiştirerek uzun erimli bir diktatörlüğün basamaklarını döşerken bütün toplumsal kesimleri kendi suçlarına ortak etmenin olanaklarını hazırlayarak işe koyuldu. Modernleşme yolunda Cumhuriyet’in oluşturduğu yurttaşlık kanonu yıkılarak peşi sıra cemaatçi dinsel ve etnik ayrılmayı otoritesiyle doldurmak için ekonomik, siyasal, kültürel alan ve zeminler, sonunda talan zihniyetiyle işgal edildi.

Toplumu geleceğe taşıyan gerçek ve kalıcı kanon; bilim, felsefe ve tarih kaynaklarından daha çok, onun birikmiş somut ilişkilerinin en canlı ve yaygın taşıyıcısı olan edebiyat ürünlerinde saklıdır. Yıkıcılar; toplumsal şaşkınlığın derin kırılma ve yıkımlarla sonuçlanması yönünde edebiyatı parçalayıp etkisizleştirmedikçe kalıcı başarı kazanamayacakları için, edebiyat değerlerinin talana eğilimli kişi ve kümelerce yerinden uğratılmasına hız vermek zorundadır. Ne ki bu görev bir başına yıkıcıların üstesinden gelebileceği bir iş değildir. Orhan Pamuk öncülüğünde yazar ve sanatçı örgütlerinin, sözüm ona sivil toplum kuruluşlarının özgürlükler adına kanona saldırı üzerinden halkı kendi varlığına düşman kılacak duyarlıklarla yükleme gayreti bu süreçte daha atak ve etkiliydi elbette: Küçük edebiyat mahfilleri, tam da emperyalizmin istediği biçimde, açık ya da zımni bir işbirliğiyle, talanda yan cebinden çöplenerek Yeni Ortaçağ’ın cemaatçi ruhuna uygun tarikat / kabile kanonları ördü.

Kültür Bakanlığı’nın tarihsel doğrultuyu saptırma amacına uygun kitap dizileri için nice emek ve imza vermiş olanlar, şimdi bu talandan hem saygınlık damıtıp hem ziftlenme imkânı ortadan kalkınca, yazar ve şairlere şirin görünme babında çark edip gerçekte yıkımı daha ince yöntemlerle, gösterişli kılıflarla örtmek ve üstelik  terütaze ödüller konması iyi niyetiyle kendi kişisel değerlerini parlatırken yeni rant şansları da yaratıyorlar. Yıkarken en önde olmaya can atanlar, şimdi yıkıcılığa karşı örülen safları saptırma göreviyle yine en başta olabilmek için her zaman ve durumda saf kalabildiğini sanan safdilleri de yanlarına alarak bütün sözcüklerini boydan boya kaplayan kir ve lekeleri onlarla temizlemeyi umuyorlar. Dahası kendi çaba ve niyetlerinin anlamını açıklamazdan önce, bu soytarılığa izin vermeyeceklerini bildikleri kişi ve kesimlere karşı panayır cazgırları edasıyla şimdi sanal mahfillerde yaygara koparıyorlar.

Şunu ısrarla vurguluyoruz: Türk edebiyatının kanonu, Türkçenin modern bir dil olması serüveninde ona katkı veren tüm yapıtların oluşturduğu modernleşme sürecinin birikim-lerine yaslanır. Birikimi kendi heves ve çıkarları için kemirme ya da kötüye kullanma girişimleri, dün uzlaşma ve yandaşlık gayretlerinde halktan nasıl yüz bulamadıysa, bugün de toplumun direnen kesimlerince bozguna uğratılacaktır.

Belediyeler; “Türkçem benim ses bayrağım” diyerek kanonda kendine ölümsüz yer açan  Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın adı arkasında çete işleri için şans arayanları tanımak zorundadır. Kaldı ki, gerçekten şairin gönlünde yatana uygun iş yapmak istiyorlarsa, doğum ve ölüm günlerinde YKY’nin seçme şiirler dizisi boyutunda 6 formalık 50 bin adet üçüncü hamura kitabını basıp parasız dağıtarak hem şairin herkesçe okunma özlemini yanıtlayan tükenmez çabayı göstersinler hem de onu birilerinin kendi kişi-sel saygınlıkları için harcama tevessülüne göz yummasınlar... Böylece Yeni Ortaçağ sürecinde onurun en görkemli şiarı olarak, Dağlarca’nın “insan tükenmez” umudunu ödül saplantısıyla tüketme heves ve hesapları da boşa çıkarılır. Türkçe beş koldan saldırı altındayken bize düşen, ona ömür boyu çilekeş bir işçilikle emek verenleri ereklerine uygun düzeyde anmak ve anlamaktır. Ne diyor şair:

      Benimle ve edebiyatımla uğraşana lanet olsun,

      Ben karanlık yolumda yalnız gideceğim

      Hayvan ve şekilleri

      Çırılçıplak seveceğim.

Şair sövgüsü tutar. O, ses bayrağının aydınlığıyla, tıpkı Aşiyan kâhini Tevfik Fikret gibi, karanlıkta tek başına yürümek istiyorsa, onun tutumunu yoksayıp kanona saldırmak da ne oluyor? Çağın güçlü eleştirmeni Harold Blum’un uyarısını unutmayalım: “Şiirsel bir ‘metin’, sayfanın üzerindeki işaretler toplamı değildir, ruhsal bir muharebe alanıdır. Bu alan üzerinde, sahici güçler, kazanmaya değer tek zafer için mücadele eder: Kehanetin unutuşa karşı zaferi.”





FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YUKARI