Bugun...


Seyyit Nezir

facebook-paylas
Hiyerarşi ve Sanat
Tarih: 28-07-2018 15:55:00 Güncelleme: 28-07-2018 15:55:00


 Divan edebiyatında ahilikten sürüp gelerek tarikatlarla kesişen güçlü bir lonca geleneği vardı. Türklerin boy kültür ve geleneklerinin de bu tür yapılanmalara yatkınlığı, farklı tarihsel birikimlerin uzantısı olan örtüşük yönelimlerin birbiri üstüne katlanmasına olanak tanımıştır. Nitekim maddî üretimin yanı sıra düşünsel ve ruhsal yaratımların da bu gelişimi yansıttığı görülür. Edebiyat, klasik öğelerin bireysel yetenekle işlenip olgunlaşmasına dayandığı için hem zümreleşmeye hem de yeniliğe açık bir gelişme göstermiştir. Bu nedenle usta çırak ilişkisi bir yandan gelenek bağını korumayı gerektirirken, öte yandan yeniliğin uç vermesine yol açmıştır.

Halil İnalcık, toplumsal karşıtlıkları ortakyaşarlık temelinde dengelemek üzere Divan geleneğinin padişahlarca güçlendirilip egemen kılınmasındaki yönlendirici ilke olarak hamîliğin önemini özellikle vurgular. Toplumsal yaşamdaki intisap ilişkisi, edebiyatta, patronla (sultanla) şair arasında ortaya çıkar. Ekonomik hayatta meta - para ilişkisinin yaygınlaşıp güçlenmesiyle birlikte, yükselme döneminde, özellikle Zatî’nin öncülüğünde şiir de metaya dönüşmeye başlayınca, Divan geleneğinin çıraklara yönelik lonca kuralları elbette daha katı işleyecektir.

Zamanla lonca kuralları büyük ölçüde çözülüp özgür emeğin yaygınlaşmasından edebiyat da etkilenmiş, modern evrede yenilik ilkesi geleneğe baskın çıkmıştır. Bireyin tutku ve çelişkilerini çağdaş yönsemeleriyle yansıtmasına bakarak modern edebiyatımızın Tevfik Fikret’le kurulduğunu kabul edecek olursak, lonca geleneğinin de onunla birlikte aşınmaya başlamasında toplumsal gidişe aykırılık görülmez. Fikret’in özellikle Yahya Kemal ve Yakup Kadri için, “siz bizim henüz başaramadığımızı yapmaktasınız” diyerek hem halkalanışa, hem de hiçbir kıskançlık yansıtmaksızın yenilenmeye işaret etmesi, aynı zamanda yaratıcı yetenek üzerinde lonca basıncının azalmakta olduğunun göstergesidir.

Ziya Gökalp’in kuramsal belirlemeleri ışığında Genç Kalemler, loncayı en temel dayanağından yoksun bırakmak üzere, Osmanlıca kabuğu parçalayarak dil mimarisini yıkmaya yönelince, ümmet kişisinin cemaatle kısıtlı mekân bağları, ulusal ve demokrat yurttaşın özgür kamusal alan ilişkilerine açılmıştır. Nâzım Hikmet’in sınıfsal ivme getirdiği modernleşme süreci, Orhan Veli ve İkinci Yeni ile birlikte bireysel atılımların gerçekten öne çıkıp yazarın edebiyattaki tutumundan gündelik toplumsal ilişkilerine taşarak belirleyici olmasının örneklerini verir. Ne ki 1960’larda, 27 Mayıs’la gelen hızlı ve yaygın özgürleşme, toplumsal örgütlenmeyi de hızlandırıp yaygınlaştırırken, sanat ve kültürün siyasal baskılar karşısında kendini güvenceye alma girişimi olarak yayın ve dernek kuruluşlarında yapılanmasının pek de özgürce gelişmediğine, özellikle edebiyatta kıdem ilkesinin yeniden dayatılmaya başlandığına tanık oluyoruz. Başka deyişle, yaratma yeteneğini ve özgürlüğünü dünyayı dönüştürmeye aday bireysel kişilikte somutlaştırmak üzere işe koyulan yazar, temalarını hakikatin örgütsel uğraklarından yola çıkarak seçmekle yükümlü kılınır. Gerçekçilik, hakikati anlama değil, verili hakikat ilkelerini doğrulama yöntemi olarak ustalar karşısında önünü iliklemeyi varoluş açısından daha güvenilir bulmaya başlar, yalnızca söylemde kişisellikle yetinmeye yüz tutar. Bu düzeyiyle bile düzenin kurumsal yapılarına getirdiği eleştiri, emperyalizmi ve yerli işbirlikçilerini rahatsız etmekte, gerçekçiliğin edebiyattan tümüyle tasfiyesi için yeni ve görünmez baskı yöntemlerinin birbiri ardı sıra saldırısına yol açmaktadır.

Emperyalizm, geldiği aşamada, teknolojik donanımı insanî yetkinliğe taşıyan olanaklara açmaktan çok, insanı duyusal ve zihinsel bileşkelerinin köreltildiği hurafelere kilitlemek üzere kullanırken, yazarı da boş imgeler peşine takılmaya ve gerçeği boşlamaya kışkırtır. Kaldı ki, dijital teknoloji üretici güçlerin bütün tarihsel birikimini nasıl anlamsızlaştırdıysa, sanatsal yaratımın hakikatle örülen devasa yapıtları da öyle gereksizleşmiştir. Postmodernizm, bireyi toplumsal ilişki ve amaçlarından, kendi için toplumsal örgütlenişten yalıtarak kendinde varoluşa sığmaya özendirirken, onu gitgide gizemsel kuşatmayla çürüme eğimine sokar. Bu, aynı zamanda, kişide güvenlik duygusunu kurumsal ilişkilerin, yasa ve yurttaşlık hukukunun dışında arama isteği uyandırır, böylece özgürleşme çabasının yerini, kan bağı ya da tarikat ilişkilerinden beslenen yeni ve tüketici bir hiyerarşik ilişkiler ağında saklanma tutkusu alır.

Yeni Ortaçağ, üstüne oturduğu teknolojik donanımı ve hurafeyle pekişen ideolojik yönelimleri mafiyözinin görünmez eliyle biçimlendirdiği bir yeni lonca hiyerarşisini egemen kıldığında, edebiyatı da ahtapot kollarıyla sımsıkı kuşatmakla kalmaz, onu şekerli suya (ödüle) bağımlı kılarak, “özgür” hurafelerin buhurunda tarikat bağlarını örnekseyen karşılıklı saygılaşmayı mafiyöz ilişkilerle kurgular. Mafya hiyerarşisinden farksız ilişkiler ortamında en üst organlara farklı çetelerin saygın şefleri yerleşip ödülleşmeyi belirleyen kurulları yönetmekle kalmaz, bütün edebiyatı kendi raconuyla çekip çevirmeyi üstlenir. Halâ şair ya da tiyatro yazarı, kendi özgür eğilimlerini yansıtma hayaliyle, çoktandır güç ilişkilerini belirlemekte olan hiyerarşide saygıdeğer kimliklerce kendine tanınmış vida işlevini terk etmemek üzere paslanasıya direnir.

Ülke; çeyrek yüzyıldır bütün uyarılara aymazlıkla omuz silkenlerin gaflet ve dalalet ve hatta ihaneti yüzünden 15 Temmuz’da darbe girişimiyle işgaline ramak kalmışken, emperyalist güdümlü FETÖ’cü hiyerarşiyi her kesimden yurttaşın reddiyle kuşatmayı yardı. Dahası hiyerarşiyi en baskın ve sıkı bağlarla yaşayan ordu içinde, Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda bir astsubayın, Başçavuş Ömer Halisdemir’in darbeci general Semih Terzi’yi ondan aldığı emri dinlemeksizin alnından vurarak öldürmesiyle işgalcilere kilit noktada verdirdiği bu kayıp sonrasında yaşattığı bozgun duygusu ibret verici bir örnek olarak toplumun belleğine yerleşirken şairlerin ödül uğruna mafiyöz hiyerarşiye boyun eğişleri toplum vicdanında asla bağış görmeyecek. Üstelik Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi, ulus, vatan, bayrak ve emek temalarını evrensel düzeyde bir bileşkeye taşımış şairin adından çöplenmeye kalkışan hiyerarşi mafyasına boyun eğilmesini sosyalizm terminolojisine dayandırma çabası karşısında sessiz kalmanın şiirle uyumlanabileceğini ummak nasıl da tanımsız bir aymazlıktır...





FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YUKARI